Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet nedir? - Radyo BALFM -

Radyo BALFM –

Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet nedir?

30.07.2020
31

Yüzyıllarca kendi dönemlerinin en geniş ufuklu düşünürlerinin bile iş cinsiyet konusuna geldiğinde kadınlığı “erkeğin ötekisi” olarak …

Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet nedir?

Yüzyıllarca kendi dönemlerinin en geniş ufuklu düşünürlerinin bile iş cinsiyet konusuna geldiğinde kadınlığı “erkeğin ötekisi” olarak tanımladığı görülür. Aristoteles’e göre de “ruh beden üzerinde, akıl duygu üzerinde, erkek de kadın üzerinde egemendir”.

Cinsiyet dediğimiz kavram, kişilerin doğuştan gelen, biyolojik ve fiziksel özelliklerini ifade eder. Cinsiyet kavramı, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim gibi pek çok kavramı içinde barındırır. Cinsiyet kimliği kısaca bir kişinin kendisini ait hissettiği, özdeşim kurduğu ve beyan ettiği cinsiyet anlamına gelirken, cinsel yönelim kişinin davranış ve/veya duygu düzeyinde hangi cinsiyete yöneldiğini ifade eden kavram olup, cinsel yönelim örnekleri; heteroseksüel, biseksüel, homoseksüel (eşcinsel) vb şeklinde tanımlanabilir. Bir de son yıllarda sıkça duyduğumuz LGBTİ+ kavramı var ki; Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks ifadelerinin baş harflerinden oluşan bu kısaltma cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği üzerine hak temelli mücadele yürütenlerin kullandığı, cinsiyet kimliği ve yönelimi ifade etmek için kullanılır. Kısaltmanın sonunda ‘+’ işareti ise “ve daha fazlası” anlamında kullanılmaktadır.

TOPLUMSAL CİNSİYET NEDİR?

Toplumsal cinsiyet, 60’lı ve 70’li yıllarda gelişmeye başlayan, kadın ve erkeklerin beklentilerini, değerlerini, imajlarını, davranışlarını, inanç sistemlerini ve rollerini tanımlayan fikirlerin bir tür sosyal yapılanması, yani kadınlara ve erkeklere toplumsal olarak yüklenen rolleri ve sorumluluklar, kadın ve erkekten beklenen veya toplumca uygun görülen davranış biçimlerini ifade eder. Bu roller, erkek ve kadının toplumsal yaşama katılma şekli ve düzeyini de farklılaştırır. Kişiler toplumsal cinsiyet normlarını aile, okul, iş yeri, medya gibi sosyal ortamlardaki etkileşim süreci içinde öğrenir ve içselleştirirler. Hatta toplumsal cinsiyet kültürden kültüre farklılık gösterdiği gibi zaman içinde veya bir toplumun kriz dönemlerinde de değişiklik gösterebilir.

TOPLUMSAL CİNSİYET ROLLERİ

Toplumsal cinsiyet 0-6 yaş döneminden itibaren ve özellikle de ailede başlayarak seçilen isimler, tercih edilen renkler (pembe-mavi gibi) ve oyuncaklar ( bebekler, askerler, silahlar gibi) , kullanılan sıfatlar ( aslan, erkek gibi güçlü, kız gibi ağlama gibi) , daha ileri yaşlarda cinsel bilgi kaynakları, popüler kültür, akran/arkadaş çevresi, yönlendirilen faaliyetler ( dikiş nakış kursu, spor faaliyetleri gibi) alanlarla öğrenilmekte ve pekiştirilmektedir. Her kültürde çocukluktan itibaren kadın ve erkek cinsiyetine yüklenen cinsiyet rolleri de değişkenlik göstermektedir. Mesela bazı kültürlerde erkek cinsiyet rolü cesur, mert, koruyucu iken kadın cinsiyet rolleri daha naif, yumuşak, şefkatli olması beklenir. Sonuçta çocukluktan başlayarak kadınların ve erkeklerin düşünceleri, tutum ve davranışları toplumun kendilerinden beklentileri ve kendilerine yüklenen rollere göre şekillenir ve buna göre cinsiyet kimlikleri oluşur. Bu yüzden cinsiyet konusunun içeriği ve buna bağlı ortaya konulan davranışlar toplumlara göre farklılık gösterir

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ NEDİR?

Toplumsal cinsiyet eşitliği planlama, karar alma ve uygulama süreçlerinde hem kadınların hem de erkeklerin farklı rollerin sorumluluklarının bulunmasından kaynaklanan değişik algı, çıkar, ihtiyaç ve önceliklerine eşit değer verilmesidir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ise kadın ve erkek için toplumda var olan hak, sorumluluk ve fırsatlardan eşit yararlanamama durumudur, kadın ve erkek arasında farklı bağlamlarda konum, iktidar ve saygınlık farklılıklarına işaret eder.

Toplumsal cinsiyet eşitliği konu olduğunda eşitlik, “aynı”lık demek değildir, aynı olan şeylerin eşit olmasına zaten gerek yoktur. Yani eşitlik ve farklılık esasen birbirleri ile yakından ilişkili kavramlardır, bireylerin hem farklı hem de eşit olması mümkün ve aslında gereklidir.

İçinde yaşanan zaman, coğrafya ve kültüre göre değişen, insanların cinsiyetlerine göre sahip olmaları beklenen sosyal rol ve davranış olarak toplumsal cinsiyet, kişinin içinde yaşadığı toplumda aileden başlayarak modellerin gözlenmesi yoluyla ve sosyalleşme sürecinde edinilir, öğrenilir. Pek çok toplumda da bireyler toplumun cinsiyet kalıplarına uygun yaşamaya zorlanmakta, bu rollere uymama cesareti gösterenler ise tepkiyle, çoğunlukla da şiddetle karşılaşmaktadır. Tepkiler sözel ya da dışlama, damgalama şeklinde sosyal olabileceği gibi fiziksel şiddet hatta sıklıkla hayatına kast boyutuna da varmaktadır. Bu ayrımcılığa en çok maruz kalanlar da çoğunlukla kadınlar ve lgbti bireylerdir. Hergün sosyal medya ve basında örnek haberleri görmek de mümkündür. Söz konusu olan LGBT bireylere yönelik şiddet olduğunda toplumsal olarak cinsel kimlik ve yönelimler konusunda daha katı kalıpların varlığı sebebiyle tepki ve şiddetin düzeyi çoğunlukla daha da artmaktadır. Burada esasen konuşulması gereken mevcut şiddet ve türlerinden çok, alınabilecek önlemler ve uygulanabilir yöntemlerdir. Konu cinsiyet ayrımcılığına yönelik şiddet olunca yapılan araştırmalara göre bu haberlerde sansür ve kısıtlamaya daha çok rastlanmakta, yaşam hakkı ve özel hayattan daha çok mağdurun bu şiddeti hak edip etmediği konu olmaktadır. ( Uluslararası Af Örgütü Raporları, 2007-2011, Nefret Cinayetleri Raporu,2007)

Sonuç olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliği aile hayatı , ekonomik ( iş ) hayatı, eğitim, siyeset ve sosyal hayatta halen tüm ağırlığıyla sürmektedir.

ŞİDDET NEDİR, NELER ŞİDDETTİR

Şiddet, kişiye maddi ya da manevi yönden zarar vermek amacıyla girişilen her türlü hareket olarak tanımlanabilir. Bir diğer deyişle, kaba kuvvet, aşırı güç, zorlama da denilebilir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 20 Aralık 1993 tarihli ve 44/104 sayılı kararı ile ilan edilmiş olan Kadınlara Karşı şiddetin Tasfiye Edilmesi‟ne Dair Bildiri'nin 1. maddesinde kadınlara karşı şiddet terimi ise “ İster kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ızdırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir ” şeklinde tanım yapılmıştır.

Şiddet fiziksel olabileceği gibi sözel, psikolojik (duygusal) , cinsel ve hatta son yıllarda kabul gördüğü üzere ekonomik şiddet şeklinde gerçekleşebilir. Fiziksel şiddet en çok rastlanan türü olmakla birlikte , ekonomik bağımsızlığı olmayan bireyin ihtiyaçlarında kasten yoksunluk yaşatılması şeklinde ekonomik şiddet; aşağılama, yok sayma, değersizleştirme, yalnızlaştırma şeklinde psikolojik-duygusal şiddet; aşağılamak, lakap takmak, görünüşü ile alay etmek, küfür ve hakaret etmek, özgüven ve inancını yıkmak şeklinde sözel şiddet; evlilik içi tecavüz, ensest, cinsel taciz, istismar, cinsellikle ilgili utandırıcı, küçük düşürücü konuşmalar şeklinde cinsel şiddete de sıkça rastlanmaktadır.

KADINA YÖNELİK ŞİDDET NEDENLERİ

Kadına yönelik şiddetin ana nedenlerinden bazıları toplumsal, biyolojik ve psikolojik nedenler olarak belirlenebilir. Toplumsal(ya da sosyolojik) nedenlerin başında başında ataerkil toplum yapısı gelir. Ataerkil yapı kadına şiddetin özellikle aile içindeki uygulamasının başlıca sebeplerindendir. Aile içinde otoritesini sağlamak isteyen erkek, eşi üzerinde otorite kurmak ve sürdürmek için daha önce kendi ailesinde de görmüş olduğu kadına şiddet eylemini gösterme eğiliminde olacak, yine bu tür şiddet eylemlerine kendi ailesinde tanık olmuş olan kadın da çoğu kez bu şiddeti normal karşılayacak, hatta bazen maruz kaldığı bu eylemlerde kendi hatası olduğunu düşünerek kabul dahi edecek, eylemi ve faili mazur görecektir. 2011 Türkiye Değerler Araştırmasında kadınların %27’si bazı kadınların kocalarından dayak yemeyi hak ettiğini söylemiştir. Biyolojik nedenler olarak erkekteki şizofreni vs bazı ruhsal bozukluklar şiddete sebep olabildiği gibi; hayattan beklediğini alamama, stres, ekonomik güçlüklerin yarattığı baskı ortamı, aile yaşamındaki ani değişiklikler, sosyal çevre etkileşimleri gibi psikolojik sebepler de şiddete sebep olabilmektedir.

Türkiye gibi erkek egemen toplumlarda kadınlar hayatın hemen her alanında ikinci planda kalmışlar, iş ve sosyal hayatta yaşadıkları ayrımcılık ve şiddetin yanısıra en çok da aile içi şiddete maruz kalmışlardır.

Aile içi şiddeti, aile bireylerinin yaralanmasına, sindirilmesine, duygusal baskı altına alınmasına yol açan, fiziki veya herhangi bir şekildeki hareket, davranış veya eylemler bütünü olarak tanımlamak mümkündür. Bu konuda yapılan araştırmalara göre ABD’de en çok görülen şiddet tipi aile içi şiddet olup, her 18 saniyede bir kadın kocasının şiddetine maruz kalmaktadır. Fransa’da şiddet kurbanlarının %95’i kadın, bunlar arasında da %55’i aile içi şiddetin kurbanıdır. Gelişmiş ülkelerde olduğu kadar gelişmekte olan ülkeler arasında yapılan araştırmalara göre de mesela Bangladeş’te ülkedeki cinayetlerin%50’sini kocaları tarafından öldürülen kadınlar oluşturmaktadır. Kolombiya’da her 5 Kolombiyalı kadından birinin eşi tarafından fiziksel şiddete, her 3 kadından birinin ise psikolojik şiddete maruz kaldığı görülmüştür. Türkiye’de 2003 yılında yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre ise araştırmaya 1133 kişi katılmış, failin aile içinden olduğu şiddet sorulduğunda 1029 kişi cevap vermekten kaçınmış, bizzat şiddete maruz kalanların %64’ü kadındır. Ankette ilgi çeken bir başka tespit yaygın kanının aksine, şiddete uğrayan kadınların çoğunluğunu lise ve üniversite mezunlarının oluşturuyor olmasıdır. Araştırma sonuçlarına göre, aile içi şiddetin en fazla görüldüğü ekonomik tabaka orta tabaka olup, ekonomik geliri yüksek olarak nitelenen tabakada, ekonomik gelirin düşük olduğu tabakaya göre daha fazla şiddet görülmesi de şaşırtıcı bir sonuçtur.

LGBTİ+ BİREYLERE YÖNELİK ŞİDDETİN NEDENLERİ

Nispeten cinsel konularda kapalı bir toplum yapısı gösteren Türkiye’de LGBTİ bireylere yönelik şiddetin nedenleri arasında göze çarpan ilk etken toplumdaki önyargılı tutum, bilinmeyene duyulan korku sayılabilir. Bireylerin cinsel yönelimi konusunda “eşcinsellik bir hastalıktır ve tedavi edilmelidir” söylemi bile LGBTİ bireylere karşı toplumdaki önyargının boyutları ortaya koymaktadır. Özellikle ülkemizdeki önyargının kırılması ve mevzuattaki eksikliklerin giderilmesi acil ve kaçınılmazdır. Halen uluslararası arenada gerek Birleşmiş Milletler gerekse diğer kuruluşlar nezdinde cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli şiddet biçimlerine ve insan hakları ihlalleri konusunda somut bir çalışmaya iştirak edilmemiştir.

ŞİDDET KARŞITI HUKUKSAL DÜZENLEMELER

Türkiye’nin 1985’te taraf olduğu BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, (kısa adıyla CEDAW) önemli ve farklıdır. Sözleşme kapsamında kadınların haklarının en çok tartışma konusu edildiği ve en fazla ihlalinin söz konusu olduğu alanlar net şekilde belirlenmekte (siyaset, evlilik, aile, eğitim, sağlık, medya vb.) buradaki hakların ne olduğu konusuna açıklık getirilmektedir.

Sözleşme, fiili eşitliği sağlamaya yönelik olarak devletlere, başta anayasalar olmak üzere, eşitliğe aykırı tüm kanunların değiştirilmesi, eşitliğin yaptırımcı uygulamalarla sağlanması ve cinslerin birbirine üstünlüğü üzerine kurulmuş tüm gelenek, görenek, örf ve adetin ortadan kaldırılması görevini vermektedir.

Bunun dışında bir diğer uluslar arası hukuki düzenleme Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine İlişkin Ek İhtiyari Protokol’dür. TBMM Genel Kurulu’nda 30 Temmuz 2002’de kabul edilerek oylanmıştır. Bu protokole göre, CEDAW ile korunan haklarının Protokol’e taraf olan bir devlet tarafından ihlal edildiğini iddia eden bireyler veya birey grupları, tüm iç hukuk yollarını tükettikten sonra, CEDAW Komitesi’ne başvurabileceklerdir. Bu komiteden çıkacak kararlar bağlayıcı yargı kararları değildir; fakat devletin bu komiteden çıkacak görüş ve tavsiyelere uymaması devletin sistematik ayrımcılık yapma ve gereken özeni gösterme yükümlülüğünü yerine getirmeme gerekçeleriyle sorumluluğun ortaya çıkmasını sağlayabilir.

1993 tarihli Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Bildirgesi’nde kadınlara karşı şiddet kullanımına doğrudan yer verilmemesine tepki olarak oluşturulmuş ve ayrımcılığın en önemli aracı olan şiddetin somutlaştırılması, kaynaklarının açıkça sergilenmesi hedeflenmiş, bununla yetinilmemiş, adeta üye devletlere mücadele edecekleri alanlar da göstermiştir

Yine kadına yönelik şiddetle ilgili diğer uluslar arası düzenleme 1995 yılında Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 189 ülkenin katılımıyla Pekin’de gerçekleştirilen Pekin Eylem Platformu’dur.

Kadına yönelik her türlü ayrımcılığın önlenmesine ilişkin ulusal hukuktaki kaynaklarda Anayasa’nın 5, 10, 12. 17, 19 ve 41 maddeleri başta gelmektedir.

Bunun dışında özellikle aile içi şiddete ilişkin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunda düzenlemeler mevcuttur. 2005 yılında yürürlüğe giren Yeni Türk Ceza Kanunu'nda kadına yönelik şiddete ilişkin suçlar geliştirilmiş, örneğin tecavüzün eşe karşı yapılması da suç sayılmış, töre cinayetlerinin cezayı indirici değil, ağırlaştırıcı neden sayılması sağlanmıştır, kadın / kız ayrımı kaldırılmış, kadının mağdur olduğu birçok suç topluma karşı işlenen suçlardan, bireye karşı işlenen suçlar kapsamına alınmıştır. 6284 sayılı yasa ile Ailenin Korunması ve şiddetin önlenmesinin sağlanması amaçlanmıştır.

LGBT bireylerle ilgili düzenlemeler baktığımızda LGBT bireylere şiddetle ilgili iç hukukumuzda somut herhangi bir hukuki düzenleme bulunmamaktadır. Türkiye, Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler arasında, ayrımcılığın genel olarak yasaklanmasını öngören Avrupa İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi'ne Ek 12 No'lu Protokolü 18 Nisan 2001 tarihinde imzalamış, fakat henüz onaylamamıştır.

Sonuç olarak ; Türkiye’nin toplumsal cinsiyetle ilgili çözümler üretmesi için önünde hayli uzun bir yol olduğunu ancak adımların hızla atılmasının pek çok şeyi ivedi değiştirebileceğini söylemek mümkün.

ETİKETLER: , , , ,
BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.